top of page

Bad Harzburg: Kuyu, Taç ve Sessizlik

​Aralık 2025 – Ocak 2026 | Burgberg – Hotel Victoria – Sole Therme



​Bazı yolculuklar “gezi” değildir.


Bir şehir seni fotoğraf için çağırmaz; seni hatırlamak için çağırır.


Bad Harzburg beni tam olarak bunun için çağırdı: Taç kuyudaydı. Onu almaya gücüm var mıydı?


​Bu yazı bir rota yazısı değil. Bir “şehrin görülecek yerleri” listesi de değil.


Bu yazı, 2025 yılının son günleri ve 2026'nın ilk günlerine uzanan bir inisiyasyonun günlüğü:


Kralın kendi otoritesine, özdeğerine, yalnızlığına ve sessizliğin tahtına oturma inisiyasyonu.


​Bazı şehirler vardır… Sana “Hoş geldin” demez.

Sana bir anahtar uzatır. O anahtarın üzerinde tek bir kelime yazar: Eşik.


​Bad Harzburg, benim için tam da böyle bir yerdi. Haritada yeri küçüktü. Ama içeride büyük çalıştı.

Çünkü burası bir turistik rota değil; bir karar makinesiydi.

​Bad Harzburg, benim için üç katmanlı bir yer oldu: Tarih – Mit – İçsel Dönüşüm.


​Tarih katmanı: Bir kalenin gölgesi

​Bad Harzburg adının içinde bile bir “taş hafızası” var: Harzburg, Harz’ın kalesi demek. Burgberg’in üzerinde yükselen Harzburg Kalesi’nin kalıntıları, yalnızca bir harabe değil; zamanın, iktidarın ve sınırların da izi.


​Burada tarihin sert yüzü açık: Kaleler, sadece savunma değil, aynı zamanda “kimlik”tir. Bir ülke için sınır neyse, insan için de sınır odur.


Bu yüzden Burgberg’e çıkmak, bende şu duyguyu uyandırdı:

“Benim sınırlarım nerede başlıyor, nerede bitiyor?”


​Goethe’nin Yolu: Kışın Harz yolculuğu ve “inisiyasyon”

​Harz’ın bir başka ilginç yönü ise Goethe'nin 1777 yılında bu bölgeye yaptığı bir dönüşüm yolculuğuydu. Onun “Harzreise im Winter” şiiri, bir gezi notu değil; bir içsel rotası ve dönüşümünün kodlarıydı. Tıpkı benim yazım gibi…


​Kışın Harz Yolculuğu (Harzreise im Winter)

Akbaba gibi,

ağır sabah bulutlarının üstünde

yumuşak kanatlarıyla dingin dinlenip

avına bakan, uçsun şarkım.


​Çünkü bir Tanrı,

herkese yolunu

önceden çizmiştir;

mutlu olan,


​sevinçli hedefe

hızla koşar;

ama talihsizlik

yüreğini sıkan kişi,


​boşuna direnir

demir ipliğin

engellerine karşı;

o acı makas


​onu ancak bir kez

kısa keser, çözer.


​Çalılıkların ürperişinde

kaba yabanıl hayvan

itip kakışır,


​ve serçelerle birlikte

zenginler çoktan

bataklıklarına çökmüştür.


​Kolaydır arabanın ardınca gitmek,

Fortuna’nın sürdüğü arabanın;

nasıl da ağır aksak katar

düzeltilmiş yollarda

hükümdarın alayının ardından yürür.


​Ama yoldan sapınca kimdir o?

Patikası çalılığa karışır;

arkasında çalılar kapanır,

çimen yeniden doğrulur,

ıssızlık onu yutar… Devamı Google'da :)


​Şiirin enerjisi şunu söylüyor:

  • ​“Fortuna’nın arabasını izlemek kolay.” (Hazır yollar, toplumun güvenli rotası)

  • ​“Ama kenarda… kimdir o?” (Kervandan ayrılan kişi)

  • ​“Çalılar kapanır, ıssızlık yutar.” (Yalnızlık ve dönüşüm kabı)

  • ​“Korkulan zirve, şükür sunağı olur.” (Korkunun tapınağa dönüşmesi)

Bu yüzden Goethe’nin Harz’ı, Campbell’ın diliyle tam bir Kahramanın Yolculuğuydu…


​ARDA'NIN HARZ YOLCULUĞU

​VARIŞ

​Trenden indiğimde hava, Almanya kışının o tanıdık tonu: gri ama yumuşak; soğuk ama saldırgan değil.

İnsanın yüzüne değil, iç sesine dokunan bir soğuk.


​Kulağımda Loreena McKennitt, saat 12:12 ve The Secret Book albümünün “Prologue” parçası kulağımda çalıyor.

​Valizimi çekiyorum. Tekerin sesi taş zeminde “tık tık tık”.


Şehir sanki bu sesle uyanıyor.

Kendi kendime konuşuyorum, evet, bazen yapıyorum bunu:


​“Arda… 2025’i burada kapatıyorsun. Geride bırakılacaklar burada kalacak!”


​Ama içimden başka bir cümle geliyor. Daha dürüst, daha kısa:

​“Kapatmıyorsun. Geçiyorsun.”


​Yolun sembolleri beni karşılıyor: Aslan ve Kartal, Altın Buddha Heykeli ve Altın Kulak… Hepsi bana gezinin gizemlerini ve şifrelerini fısıldıyor.


​Otelime doğru yürürken beni elfler, periler ve mitik, masalsı hayvanlarla çevrili gençlik pınarı havuzu karşılıyor! Yol arkadaşlarım, eskinin ölümünü şifalı sularla gerçekleşecek, yeniden doğumunu kutluyorlar. Ve havuzun karşısında zaferimin oteli Kraliçe Victoria'nın ihtişamına layık Hotel Victoria. Kapıda beni bir Çin Aslanı karşılıyor. Solda Adria Restoranı (Adra Luvice'de Arda demektir.) Sağda ise Golden Palace (Altınsaray) Çin Restoranı… Ve eşikten içeri giriyorum…


​Bir Otel, Bir Yüzyıl, Bir Hafıza: Hotel Victoria


​Bu seyahatin kalbi, kaldığım yerdi: Hotel Victoria. Otelleri genelde “konaklama” diye geçeriz; oysa bazı yapılar, zamanla bir hafıza kabına dönüşür. Hotel Victoria’nın hikâyesi de biraz böyle.


​Hotel Victoria’nın küçük tarihçesini okuduğumda, sanki kendi hayatımın bir arketip haritasını gördüm:

  • ​1886’da bir zamanlar “subay villası” olan yapı, iki kardeş tarafından otele dönüştürülüyor ve Kraliçe Victoria’nın adını alıyor.

  • ​Yıllar içinde büyüyor; kule ekleniyor; modernleşiyor.

  • ​1908’de büyük bir yangın… Üç gün boyunca yanıyor.

  • ​Ve sonra, küllerin içinden yeniden doğuyor: su, elektrik, konfor, hatta şehrin ilk asansörü…

  • ​II. Dünya Savaşı yıllarında el konuluyor; yaralılar için bir hastane gibi kullanılıyor.

  • ​Savaş bitince bu kez İngilizler tarafından yeniden el konuluyor; askerler için bir dinlenme/iyileşme merkezine dönüşüyor.

  • ​Ve nihayet, yıllar sonra aile işletmesi olarak yeniden ayağa kalkıyor.


​Bir otelin bile kaderi böyleyse, bir insanın kaderi niye “düz çizgi” olsun?

Benim için Hotel Victoria şunu fısıldadı:

“Yıkım bir son değil. Taht, çoğu zaman yangından sonra kurulur.”

Savaş yıllarında el değiştiren, işgal dönemlerinde farklı amaçlarla kullanılan, sonrasında yeniden ayağa kalkan bir yapı. Bir yüzyılı aşan “süreklilik” fikri, bana şunu hatırlattı:


Hayatta asıl güç, yalnızca yükselmek değil; yıkımdan sonra yeniden kurabilmektir.


Bir aile geleneğinin içinde oteli ayakta tutma çabası; “tünelin ucunda ışık” duygusunu kaybetmemek… Bütün bunlar, benim yolculuğumun özdeğer temasıyla tuhaf bir şekilde aynı dili konuştu.

Özdeğer, çoğu zaman “parlamak” sanılır. Oysa özdeğer, en çok da ayıpta, utançta ve yalnızlıkta sınanır. Bu kasabada, taş duvarlar ve kış sessizliği arasında, ben daha çok bununla karşılaştım.

Hotel Victoria’nın kapısından girince ilk his: eski bir filmin içine girmişim gibi.

Ahşap… merdiven korkuluğu… loş bir ışık… koridorda yankılanan adımlar…

Ve o hafif koku: eski bina kokusu. Toz değil; hatıra gibi.

Burada bir ayrıntı var: Victoria ismi “Zafer.”

Bu kelime, benim hayatımda yıllardır iki şeye aynı anda benziyor:

  1. ​Başarının parıltısı

  2. ​Parıltının bedeli

Zafer… bazen alkış değildir.

Zafer bazen şudur: kendini küçültmeyi bırakmak.


​Odaya giriyorum. Valizi yatağın kenarına bırakıyorum.

Pencereyi açıyorum. Dışarıda Harz’ın ağaçları… kış…

Gökyüzü “konuşmuyor” ama “bakıyor.”


Ve ben ilk kez şunu hissediyorum:

​“Tamam… burası beni gezdirmeyecek. Burada bir şey yaşanacak.”

Ben de tam bunun için buradaydım:

Çocukluktan taşınan utanç programlarını, özdeğeri sabote eden “iç sesleri”, kendimi küçülten eski sözleşmeleri kapatmak için.


Yeni yıla bir dilekle değil, bir kararla girmek için.

Cadılar, Elfler ve Harz’ın Bastırılmış Katmanı


​Odama yerleştikten sonra kısa bir yürüyüşe çıktım. Karşıma gelen sembollerin başında Cadılar var! Harz denince akla gelen mitik katmanlardan biri elbette cadılar. Popüler anlatı, bunu bazen karikatürize eder. Oysa tarihin derinliklerinde “cadı” çoğu zaman şunu temsil eder:

Doğanın bilgisi. Bitkiler. Şifa. Sezgi. Bastırılmış dişil güç.

Ben bu yolculukta, kendime ve öğrencilerime küçük birer cadı figürü aldım; bir de “orman elfi”nin olduğu bir dilek kartı… Bazıları bunu “turistik” bulabilir ama ben objelere başka bir gözle bakıyorum: İnsan bazen bir dönemi kapatırken, yanında bir sembol taşımak ister.


Çünkü semboller, hafızayı muhafaza eder.


Elf ise benim için “ormanların saklı dili” gibi: görünmeyeni koruyan, gizli patikayı bilen, sessizliğin içinden konuşan bir figür.

BURGBERG’E TIRMANIŞ

​Ertesi gün, yürüyüş başlıyor.

Ayakkabının tabanı ıslak toprağa oturuyor.

Bazen taş, bazen çamur, bazen yaprak.

Ormanın sesi: çatırdayan dal, rüzgârın ince ıslığı, uzakta bir kuş.


​Yürürken aklıma rüyam geliyor: patika, yürüyüş, “işaret” gibi beliren bir hayvan…

Bad Harzburg’a gelmeden önceki o his… sanki bir şey çağırmıştı beni buraya.

Kendime soruyorum:

“Bu yol nereye çıkar?”

Bir dakika sonra fark ediyorum: bu soru hep aynı.


Hayatımda da hep aynı soruyu soruyorum.

​“Bu ilişki nereye çıkar?”

“Bu proje nereye çıkar?”

“Bu ortaklık nereye çıkar?”

Ve o zaman bir şey oturuyor:

Benim asıl aradığım şey “sonuç” değil.

Benim aradığım şey yön.

Yukarı çıkmak, aşağı inmeyi göze almak

​Burgberg’e çıkmak bir yürüyüş değilmiş aslında.

Burgberg, insanın kendi içindeki “yükseğe” çıkmasıymış.

​Kale kalıntıları, surlar, taşlar… Hepsi şunu anlatıyor: Güç dediğin şey süslü değil. Güç dediğin şey dayanıklı.


Taşın dili gösterişli değil; net.

​Burgberg’de beni en çok çarpan şey, “yıkılmış bir görkemin” bile hâlâ bir sınır çizmesi oldu:

Ringmauer (sur halkası) orada…


Sanki görünmeyen bir cümle yazıyor:

​“Sınır koymadığın yerde taht da kurulmaz.”


​Çünkü kral olmak, sadece yükselmek değil;

Alanını korumayı öğrenmek.

Sözünü korumayı öğrenmek.

Enerjini korumayı öğrenmek.

HARZBURG KALESİ / TAŞIN DİLİ

​Kale kalıntıları…

Taşlar…

Ve o sur halkası: Ringmauer.


​Taşın üzerinde gezen parmakların soğuğu, bir tür gerçeklik hatırlatıcısı.

“Burası romantik değil,” diyor taş.

“Burası net.”


​Ringmauer, benim zihnimde bir anda tek bir şeye dönüştü: sınır.

Sınır koymadığın yerde, kutsal dağılır.

Sınır koymadığın yerde, enerji dağılır.

Sınır koymadığın yerde, ilişki çürür.

Sınır koymadığın yerde, iş yük olur.


​Kale kalıntısının önünde duruyorum ve gülüyorum.

Çünkü ben yıllarca “uyum” diye diye kendimi incitmişim.

“Huzur bozulmasın” diye diye içimde savaş çıkarmışım.


​Ve kendi kendime şu cümleyi kuruyorum:


​“Kral olmak, bağırmak değil. Kral olmak, alanını korumak.”


​RING / YEMİN

​Ring temasını Harz’da her yerde hissediyorsun: sur halkası, patikaların kıvrımı, anlatıların yüzüğü…

Ve benim içimde bir şey netleşiyor: 2026’ya geçerken bir “yemin” gerekiyor.

​Ama yemin dediğin şey… yüksek sesle edilmez.

Yemin dediğin şey… sessizlikle edilir.

Kendi kendime fısıldıyorum ve eski anlaşmaların küllerini önümdeki yüce ağacın dibinde toprağa gömüyorum:

​“Kendimi küçülten yemini bozuyorum.”

“Kendimi büyüten yemini seçiyorum.”

Wagner’in Ring’i: Sur halkası, kader halkası

​Bu yolculuk boyunca Wagner müziği kendiliğinden geldi. Kulağımda The Ring (Der Ring des Nibelungen) Çalıyor

Ring… Yüzük… Çember… Halkalar…

Bazen müzik, dışarıdan bir şarkı gibi değil de

içeriden yükselen bir ritüel sesi gibi gelir.

Benim için Ring şuydu:

  • ​Sur halkası (Ringmauer): sınır

  • ​Kader halkası: döngü

  • ​Yüzük: yemin

ÜNLÜ KUYU

​Bad Harzburg’un Burgberg tepesinde dolaşırken, buranın sadece bir kale harabesi olmadığını fısıldayan en güçlü hikâyelerden biri “kuyudaki taç” efsanesidir. Rivayete göre Kutsal Roma İmparatoru IV. Heinrich, Saksonlarla yaşanan büyük çatışmalar sırasında Harzburg’dan kaçmak zorunda kaldığında, peşindekilere yakalanmamak için imparatorluk tacını Burgberg’deki bir kuyuya atar. Taç, karanlığın içine gömülür; ama anlatı burada bitmez: O günden sonra Harzburg’un taşı toprağı, “gücün sembolü”nün bir zamanlar yeraltına saklandığı bu noktayı bir sır gibi taşır. Bu yüzden Burgberg’deki her adım, sadece bir tepeye değil, bir imparatorun kader anına ve kaybolan bir “meşruiyet” simgesine yaklaşmak gibidir.

İşte burası…

Anlatıların kalbi.

Efsanenin düğümü.

Yerel sagalarda geçen o motif: Heinrich IV kaçarken tacını kuyuya atar.

Kuyu, burada sadece kuyu değil. Kuyu, insanın “aşağı”sı.

Kuyu, bilinçaltıdır.

Kuyu, utanılan şeydir.

Kuyu, “ben aslında…” diye yarım bırakılan cümledir.

Kuyunun başına geldiğimde boğazım düğümleniyor.

Bir an “ne alaka?” diyorum.

Sonra anlıyorum: Kuyunun karanlığı, benim içimde yıllardır ertelediğim şeyi çağırıyor.

​Ben tacımı kaç defa kuyuya attım?

  • ​Biri parlamasın diye, ben sönmüşüm.

  • ​“Sorun çıkmasın” diye, ben susmuşum.

  • ​“Beni bırakmasın” diye, ben kendimden vazgeçmişim.


​Ve o an, çok sade bir cümle çıkıyor benden. Kısa.

Böyle slogan gibi değil, nefes gibi:

​“Ben tacımı geri alıyorum.”

Bunu yazmak kolay. Yaşamak zor.

Çünkü “taç” dediğin şey aslında şu:

özdeğer.


Ve özdeğer bir duygu değil; bir pozisyon.

KRODO / SEMBOLLERİN KAPI AÇTIĞI AN


​Sonra Krodo’ya gidiyorum.

Figür, heykel gibi duruyor ama aslında bir “kod.”

Çark, kova, balık, çiçekler… dört element…

Bad Harzburg’ta yol seni bir noktada Krodo figürüne götürüyor. Yerel anlatılarda “Sachsengott Krodo” diye anılan bu efsanevi figür, modern gözle bakıldığında bile güçlü bir sembol dili taşıyor: elindeki nesneler, duruşu, kompozisyon… Bazen bir heykel, bir tarihten çok bir “insan hâli” anlatır.

Krodo, 1492 tarihli Conrad Bothe’nin Sassenchronik’inde “Saksonların tanrısı” olarak anılır; Roma Saturnus’una benzetilir. Efsaneye göre Harzburg’daki (Burgberg) heykeli, Şarlman/Karl der Große tarafından 780 civarı yıkılmıştır.

​Aynı metin, Krodo’yu tasvir eder: Sütunun üstünde büyük bir balığın üzerinde duran bir adam; bir elinde çiçekli kap, diğer elinde yukarı kaldırılmış bir teker/çark. Bothe, bu detayları “Sakson halkının birliği ve gücü” gibi ahlaki-simgesel şekilde yorumlar.

Krodo figürü, bugün Bad Harzburg’un kültürel maskotu gibi de kullanılır.

Krodo, bana şunu düşündürdü:

Gücün en eski biçimi, doğayla kurulan sözleşmedir.

Yani insanın suyla, toprakla, hava ile, ateşle ilişkisindeki denge. Bugün “ritüel” dediğimiz şeyin, bir zamanlar “yaşam düzeni” olması gibi… İşte bu figür, bende o eski düzene dair bir yankı bıraktı: dengeyi kur, sözünü tut, taşıdığını bil.


​Krodo’nun önünde dururken rüzgâr yüzüme vuruyor.

Ve ben birden şunu hissediyorum:

Ben yıllardır döngülerle savaşıyorum.

Ama döngüyle savaşılmaz. Döngü çözülür.


​Krodo bana şunu söylüyor gibi:

​“Tekrar ettiğin şey kader değil. Alışkanlık.”

“Alışkanlık da kırılır.”


​Sembol, bilgi vermez bazen.

Sembol, hatırlatır.


​Krodo: Bir Heykelin Anlattığı Şey

​Bad Harzburg’da karşıma çıkan güçlü sembollerden biri “Sachsengott Krodo” Mitlerin doğruluğu/yanlışlığı bir yana benim için bu heykelin dili şuydu:

  • ​Tekerlek / çark: Zamanın döngüsü. Kaderin örgüsü. Bir şey “tam zamanı” geldiğinde durduramazsın.

  • ​Kova / su kabı: Arınma ve yük boşaltma. Taşınması gerekeni taşı, artık taşınmayacak olanı suya ver.

  • ​Balık: Yaşamın akışı, yeniden doğuş, “derin su.”

  • ​Dört element vurgusu: Bu gezi bir “düşünce gezisi” değil; elementlerle yapılan bir mühürlemeydi: su, toprak, hava, ateş.


​Krodo’yu bir “tanrı” gibi değil; bir eşik bekçisi gibi okudum:

“Buraya geldin. Şimdi eski kimliğinle geri dönemezsin.”


​Ve hepsinin altından geçen cümle: dört element.

O anda şunu fark ettim:

Ben zaten son iki gündür, fark etmeden bir “dört element ritüeli” yapıyordum.

  • ​Ateş: yakılması gerekenleri yakmak

  • ​Toprak: gömülmesi gerekenleri toprağa vermek

  • ​Hava: niyeti nefesle mühürlemek

  • ​Su: arınmayı tamamlamak


​Krodo bana bir tanrıdan çok şunu anlatıyordu:

“Sembol dediğin, bilinçaltının kilididir.”

​Ve ben kilidi açmak için buradaydım.

Sole Therme ve Suyun Kapanışı

​Bad Harzburg’un “kaplıca” kültürü aslında sole (doğal tuzlu kaynak suyu) geleneği üzerine kurulu. Şehrin en bilinen adresi Bad Harzburger Sole-Therme: 1966’dan beri 840 metre derinden çıkan doğal tuzlu suyla beslenen termal havuzlar, yüzme ve masaj havuzları ve geniş bir sauna dünyası (Sole-Gabbro-grotto, “kar” saunası gibi) sunuyor. Bu natursole’nin sodyum ve kalsiyum açısından zengin olduğu; özellikle hareket sistemi ve solunum yolları şikâyetlerinde rahatlatıcı etkilerle anıldığı belirtiliyor.

Sole Therme benim için bu seyahatin kapanış kapısıydı. Tuzlu suyun içine girmenin sembolik gücü açıktır: su arındırır; tuz korur; beden hafızayı bırakır.

​Sole Therme…


Suya girdiğimde ilk his “oh” değil.

İlk his şu:

​“Tamam… bırak.”

Su, sanki bedenimi değil, hikâyemi yıkıyor.

Boynumdaki ağırlık… göğsümdeki baskı… omuzlarımdaki “ben hallederim” yükü…


​Suyun içinde bir an gözlerimi kapatıyorum.

Kalbimde bir cümle yükseliyor:

“Arda… artık kendini taşıma.

Kendini yönet.”

Ben buna “kralın sessizliği” diyorum.

Çünkü gerçek otorite kendini ispatlamaz.

Gerçek otorite… sakinleşir.

Suya girmek, bazen “rahatlamak” değildir.

Bazen suya girersin ve su senden fazlasını ister:

Teslimiyet ister.


​Suyun içinde şunu yaptım:

  • ​Bedenimi değil, hikâyemi arındırdım.

  • ​Korkularımı değil, sözleşmelerimi çözdüm.

  • ​Yorgunluğumu değil, utanç programını bıraktım.


​Ve çıktığımda, içimde tek bir cümle kaldı:

​“Söyleyecek hiçbir söz kalmadı.

Yapılacak hiçbir ritüel kalmadı.

Yapılması gereken her şey yapıldı.

Geriye sadece sessizlik kaldı.”


​İşte bu…

İnisiyasyonun asıl mühürü bu cümle.

Çünkü gerçek güç, konuşmaya ihtiyaç duymaz.

Gerçek otorite, kendini ispatlamaya çalışmaz.

Kral, kalabalıkla değil; kendi içindeki sessizlikle tahta oturur.


​Ben Bad Harzburg’dan bunu alıyorum:

​Sessizlik benim yeni otoritem.

Vaşak / Yabani Kedi: Bad Harzburg’un Bakışı


​Kasabanın sembol hayvanı olarak karşıma çıkan vaşak/yabani kedi (Wildkatze), bu seyahatin en ilginç işaretlerinden biriydi. Çünkü ben buraya gelmeden önce rüyamda bir patikada yürürken bir vaşakla karşılaşmıştım. Rüyada yanımda bir dost vardı artık hayatımda olmayan biri. Hayat bazen rüyanın sahnesini gerçekliğe taşır; ama karakterleri değiştirir.


​Vaşağın sembolik dili nettir:

  • ​Sezgi (görmeden bilme)

  • ​Sınır (yakınlaşma ve uzaklaşma dengesini koruma)

  • ​Yalnızlıkta güç (kendi başına var olabilme)

  • ​Sessiz otorite (gürültüsüz ama kesin duruş)


​Bu, benim 2026 eşiğimde öğrendiğim şeyle birleşti: Eşitlik, bazen vedayı göze almayı gerektirir.


Bazı dostluklar, bazı ilişkiler, bazı eski kimlikler… Bir “yeni insan” hâline geçmek için kapanır. Vaşak bana bu geçişin “acı” değil, “gereklilik” olduğunu fısıldadı.

Bu yolculuğun iki filmi: Elizabeth & Henry: “Taht kaçınılmazsa, karakter seçilir!”

​Yılın son gecesinde izlediğim Elizabeth (1998), bende “güç” kavramını romantize etmeden, çıplak biçimde açtı. Tahta çıkmak istemeyen birinin, kaderin çağrısından kaçamayışı…


En çok da şunu gördüm:

Bir otorite doğuyorsa, bir şeyler feda edilir.


Bazen aşk, bazen masumiyet, bazen “herkesi memnun etme” alışkanlığı…

Ve belki de en büyük feda: eski benliğin konforu.

​Bu film, Bad Harzburg’un taşlarıyla birleşince bende tek bir cümleye dönüştü:

“Kralın/kraliçenin arkadaşları yoktur; sorumluluğu vardır.”


Bu cümle acımasız değil; olgun.

1 Ocak: The King (V. Henry) ve “çatışmadan kaçmayan bilinç”

​Ertesi gün, The King (V. Henry) ile tema aynı yerden devam etti.

Henry’nin yolu, “halkın nabzı” ile “kralın yalnızlığı” arasında bir köprüdür.


Benim payıma düşen ders şu oldu:

  • Uyum her şeyi çözmez.

  • ​Bazen barış, önce netlik ister.

  • ​Netlik de bazen çatışmayı göze almayı…

Bu iki film ardışık geldiğinde, Bad Harzburg’un mesajı iyice netleşti:

2026, “kendi sözümün arkasında durduğum yıl” olmak zorunda.

Bu yolculuğun gecelerinde izlediğim iki film de Elizabeth (1998) ve The King / V. Henry bende aynı temayı çalıştırdı:

Tahtı istemeyen ama kaderin ağıyla oraya oturanlar…

İkisi de bir noktada şunu öğretiyor:

  • ​Güç “istek” değil, “sorumluluk”tur.

  • ​Kralın/kraliçenin dostları azalır; ama duruşu belirginleşir.

  • ​İhanetle yüzleşmekten kaçamazsın.

  • ​Duygularınla değil, hizmet ettiğin amaçla konuşmayı öğrenirsin.

Bu iki film, Bad Harzburg’un sessizliğinde bana şunu söyledi:

“Otorite, yalnızlığın içinden doğar.”

Ve otorite, bağırmak değil; geri dönmemek demektir.

Son Yürüyüş: Değnek, Süpürge ve Bir Karar

​Kapanış yürüyüşümde, Sole Therme’in yanındaki dinlenme noktasında yerde bir değnek gördüm. Arkasında da ünlü Harz cadılarının süpürgelerini hatırlatan bir çalılık panosu vardı. Bu, “tesadüf” diye geçiştirilebilir. Ama bazen tesadüf, bir şeyin içsel zamanlamasıyla örtüşür.

Ben bunu şöyle okudum:

“Artık gücünü kullan.”


Çünkü doğanın bastırılmış dişil gücünü, elementlerin bilgisini, sezgiyi, yaratıcı enerjiyi yıllarca konuşup; sonra onu “hayatta uygulamamak” bir tür gecikmedir.

Berlin’e dönüş için mühür: “Taçla yaşamak” (3 kural)

​Buradan Berlin’e bir “anıyla” değil, bir protokolle dönmek istiyorum.

1) Sınır kuralı

​Ringmauer gibi: sınırın görünür olsun.

Hayır dediğin yer net olsun.

2) Söz kuralı

​Sözünü azalt, ağırlığını artır.

Az konuş ama söylediklerinin arkasında dur.

3) Su kuralı

​Her hafta bir arınma alanı yarat:

Beden (su), zihin (sessizlik), enerji (nefes).

Bad Harzburg’tan Berlin’e: Yanımda Götürdüğüm Şey

​Bu seyahatin özünü bir cümleye indirgeyecek olsam:

“Gücümü dışarıdan almak zorunda değilim; içimdeki tahtı kuruyorum.”

Bad Harzburg, bana hem tarih hem mit hem doğa üzerinden aynı dersi verdi:

  • ​Taş duvarlar: Süreklilik.

  • ​Orman: Sezgi.

  • ​Su: Arınma.

  • ​Mitler: Bastırılanın geri dönüşü.

  • ​Filmler: Otoriteye çağrı.

  • ​Vaşak: Sınır ve yalnız güç.

Ve bütün bunların sonunda, ritüelin son hâli “sessizlik” oldu. Çünkü bazen en büyük mühür, kelime değil; kelimesizliğin kendisidir.

DÖNÜŞ / BERLİN

​Ertesi gün geri dönüyorum.

Ama bir fark var: Bu sefer “anı” taşımıyorum sadece.

Bir “protokol” taşıyorum.


​Dağda aydınlanmak kolaydır.

Şehirde sınır koymak zor.


​Ve bir de şu küçük cümleyi ekliyorum:

​“Taç geri geldiyse, onu taşımayı da öğren.”


​Okura (sana) küçük bir yürüyüş daveti

​Şimdi, bu yazıyı okuyan sen…


​Benimle Burgberg’e çıktın.

Kalenin taşına dokundun.

Kuyunun başında durdun.

Suya girdin.

Şimdi soru şu:

Senin “kuyun” nerede?

  • ​2025’te kuyuya attığın şey neydi?

  • ​2026’da geri almak istediğin “taç” ne?


​Ve en önemlisi:

O tacı korumak için koyacağın tek sınır hangisi?


🌟 Yolculuğunuz Burada Sona Ermiyor!


Bu ilham verici içeriğin ardından bir adım daha atmak ister misiniz?

🔸 Daha derine inmek için e-kitabımızı indirin,

🔸Kendi kahramanlık yolculuğunuza başlamak için Ücretsiz Başlangıç Kitimizi edinin,

🔸Size en uygun eğitimi keşfetmek için Udemy kurslarımıza göz atın,

🔸Haftalık yenilenen videolarımzı izlemek için YouTube kanalımıza abone olun,

🔸 Ya da hemen ücretsiz bir tanışma görüşmesi planlayın.


Seçim sizin!



Yorumlar


bottom of page